|
GÜNCEL LİTERATÜR |
- Dirençli Tüberküloz için yeni bir ajan: Diarylquinoline, NEJM, 4 Haziran 2009
"Dirençli Tüberküloz için yeni bir ajan: Diarylquinoline
" NEJM, 4 Haziran 2009 (The Diarylquinoline TMC207 for Multidrug-Resistant Tuberculosis, Andreas H. Diacon ve ark.) Diarylquinoline TMC207, mikobakteriyel ATP-sentazı inhibe ederek yeni bir antitüberküloz mekanizmayla etkisini göstermektedir. TMC207, in vitro olarak duyarlı ve dirençli mikobakterium tüberkülozu inhibe etmiş ve duyarlı pulmoner tüberkülozu olan hastalarda da bakterisidal aktivite göstermiştir. Bu araştırma, diarylquinoline TMC207 için faz 2 çalışması olarak tasarlanmış. Çalışmaya, yeni tanı almış çoklu ilaç direnci olan pulmoner tüberkülozlu hastalar dahil edilmiş. Tüm vakalara tüberküloz tedavisi için ikinci basamak ilaçlardan oluşan beşli terapi uygulanmış. Çalışma grubundaki hastalara ayrıca TMC207 (23 hasta) verilirken, kontrol grubuna plasebo (24 hasta) verilmiş. Etkinlik için primer sonlanım noktası olarak balgam kültürlerinin negatifleşmesi izlenmiş. Sonuç olarak, çoklu ilaca dirençli tüberküloz tedavisine TMC207 eklenmesi balgam kültürlerinin negatifleşme süresini azaltmış (p=0.003) ve balgam kültürü negatife dönen hastaların oranında artış görülmüş. Böylece, ATP-sentaz inhibisyonunun tüberküloz tedavisinde yeni hedef olarak yerini alacağı belirtilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/full/360/23/2397
|
- Uykunun Hipertansiyonla İlişkisi
Archives of Internal Medicine, 8 Haziran 2009
"Uykunun Hipertansiyonla İlişkisi (The CARDIA Sleep Study)
" Archives of Internal Medicine,8 Haziran 2009 (Association Between Sleep and Blood Pressure in Midlife, Kristen L. Knutson ve ark.) Birçok epidemiyolojik çalışmada, kısa uyku süresi ile yüksek kan basıncı arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu araştırmada, objektif olarak ölçülmüş uyku süresi ve kan basıncı arasındaki ilişkiyi kapsamlı olarak ortaya koymak amaçlanmış. CARDIA (Coronary Artery Risk Development in Young Adults-Genç Erişkinlerde Koroner Arter Risk Gelişimi) çalışmasına dahil edilen vakalar araştırma popülasyonunu oluşturmuş. Yaşları 33-45 arasında değişen 578 kişi dahil edilmiş ve hastaların kan basıncı ölçümleri 2000-2001 ile 2005-2006' da yapılmış. Uyku süresi ise 2003-2005 yılları arasında, 3 ardışık gün bilek aktinografı kullanılarak toplam iki kez ölçülmüş. Sonlanım noktası olarak sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), 5 yılda kan basıncında gözlenen değişim ve hipertansiyonun ortaya çıkışı değerlendirilmiş. 5 yıllık izlem sonunda kısa süre uyuyan ve düşük uyku kalitesi olanlarda SKB ve DKB belirgin yüksek bulunmuş (p< .05). Ayrıca kısa uyku süresinin hipertansiyon insidansını arttırdığı bulunmuş (odd's oranı 1.37; %95 güven aralığı, 1.05-1.78). Horlama ve gündüz uykusu gibi diğer değişkenlere göre düzeltme uygulandığında ise uyku ve kan basıncı arasındaki ilişkinin bir miktar zayıfladığı görülmüş. Sonuç olarak, bu çalışma ile azalmış uyku süresinin kan basıncını arttırdığı gösterilmiş, ancak uyku süresinin iyileştirilmesinin kan basıncını üzerindeki olası olumlu etkilerinin araştırılacağı yeni araştırmalara ihtiyaç olduğu belirtilmiş
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/short/169/11/1055
|
- Vasküler Hastalıkların Primer ve Sekonder Korunmasında Aspirinin Rolü: Meta-analiz; The Lancet,
"Vasküler Hastalıkların Primer ve Sekonder Korunmasında Aspirinin Rolü: Meta-analiz" The Lancet,30 Mayıs 2009 (Aspirin in the primary and secondary prevention of vascular disease: collaborative meta-analysis of individual participant data from randomised trials, Antithrombotic Trialists' (ATT) Collaboration ) Bu çalışmada, aspirinin primer korumadaki yarar ve risklerinin belirlenmesi amaçlanmış ve bir meta-analiz yapılmış. Miyokard enfarktüsü, inme ve vasküler olaylara bağlı ölüm gibi ciddi vasküler olayların ve major kanamaların değerlendirildiği 6 büyük primer koruma çalışması (95.000 düşük riskli birey) ve 16 sekonder koruma çalışması (17.000 yüksek riskli birey) analize dahil edilmiş. Primer koruma çalışmalarında; aspirinin ciddi vasküler olaylarda %12, ölümcül olmayan miyokard enfarktüsünde yaklaşık %5 azalma sağladığı kanıtlanmış. Ancak inme üzerine etkisi net olarak gösterilememiş. Vasküler mortalitede ise istatiksel olarak anlamlı fark bulunamamış. Öte yandan, aspirin kullanımı ile majör gastrointestinal ve ekstrakranial kanama riskinin arttığı görülmüş. Sekonder koruma çalışmalarında; aspirin kullanımı ciddi vasküler olaylarda daha belirgin bir azalma sağlamış. Total inme vakalarında da -hemorajik inme gelisiminde belirgin artış olmaksızın- azalma kaydedilmiş. Sonuç olarak, aspirinin sekonder korunmada için yararı belirginken, bilinen vasküler hastalığı olmayanlarda primer korunma için değerinin net olmadığı görülmüş. Bu hastalarda aspirin kullanırken majör kanamaya neden olabileceğinin mutlaka göz önünde tutulması gerektiği belirtilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(09)60503-1/abstract
|
- Asit Supresyon Tedavisi ve Hastane Kaynaklı Pnömoni; JAMA, 27 Mayıs 2009
"Asit Supresyon Tedavisi ve Hastane Kaynaklı Pnömoni" JAMA, 27 Mayıs 2009 (Acid-Suppressive Medication Use and the Risk for Hospital-Acquired Pneumonia, Shoshana J. Herzig ve ark. ) Hastanede yatan hastalara giderek artan sıklıkta asit supresyon tedavisi verilmektedir. Oysa bu hastaların pek çoğunda supresyon tedavisi verilmesi için yeterli endikasyon yoktur. Bu prospektif farmakoepidemiyolojik kohort çalışmasında, asit supresyon tedavisi ile hastane kaynaklı pnömoni (HKP) arasındaki ilişki araştırılmış. Çalışmaya Boston, Massachusetts hastanesine 2004-2007 arasında başvuran, 3 günden fazla hastanede yatan erişkin hastalar dahil edilmiş. Asit supresyon tedavisi, herhangi bir proton pompa inhibitörü ya da H2 reseptör antagonisti kullanımı olarak tanımlamış. Çalışmaya 63 878 vaka dahil edilmiş, bunların %52’sinde asit supresyon tedavisi verilmiş ve toplam 2219 vakada HKP meydana gelmiş (%3.5). Asit supresyon tedavisi alan grupta HKP insidansının tedavi verilmeyen gruba göre daha yüksek olduğu görülmüş ve düzeltilmiş Odds oranı 1.3 olarak rapor edilmiş. Öte yandan, HKP ile asit supresyon tedavisi arasındaki ilişki proton pompa inhibitörleri için anlamlı iken, H2 reseptör antagonistleri ile elde edilen sonuçların istatiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüş. Sonuç olarak, bu büyük kohort çalışmasında, asit supresyon tedavisi ile hastane kaynaklı pnömoni için odds oranında %30 artış saptanırken, alt grup analizlerinde sadece proton pompa inhibitörleri ile istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirtilmiş.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/short/301/20/2120
|
- Hormon tedavisinin kısa süreli kesilmesi mamografi sonuçlarını değiştirir mi?; 2 Haziran 2009
"Hormon tedavisinin kısa süreli kesilmesi mamografi sonuçlarını değiştirir mi?" Annals of Internal Medicine, 2 Haziran 2009 (Short-Term Hormone Therapy Suspension and Mammography Recall, Diana S.M. Buist ve ark.)
Bugüne kadar yapılmış toplum kaynaklı bir çalışma olmamasına rağmen bazı klinisyenler mamografinin performansını artırmak için hormon tedavisine kısa süre ara vermeyi tavsiye ederler. Çünkü hormon tedavisi meme yoğunluğunu artırır ve tarama mamografilerinde anormalliğe yol açar. Bu çalışmada 45-80 yaş arası kadınlarda tarama amaçlı mamografi öncesi hormon tedavisine 1-2 ay ara verilmesinin mamografi tekrar oranlarını azaltıp azaltmadığına bakılmış. Üç gruplu randomize kontrollü bir çalışma tasarlanmış ve 2004-2007 arasında 1704 vaka dahil edilmiş. Bu vakalar en yakın zamanlı tarama mamografisi (indeks) esnasında hormonal tedavi kullanmakta olup kontrol (çalışma) mamografiye ihtiyaç duyulan halen hormonal tedavi kullanmakta olan kadınlardan seçilmiş. Çalışma mamografisi öncesi vakalar tedaviye ara verilmeyen (n = 567), 1 aylık ara verilen (n = 570) ve 2 ay ara verilen (n = 567) olmak üzere 3 gruba randomize edilmiş. Primer sonlanım noktası mamografi tekrarı gerekliliği olarak alınmış, sekonder sonlanım noktası ise mamografik meme yoğunluk indexinde değişim olarak belirlenmiş. Sonuçta, hiçbir alt grupta hormonal tedavinin kısa süreli kesilmesinin mamografi tekrar oranlarını azalttığı gösterilememiş. Ancak tedaviye ara verilmesinin meme yoğunluğunu azalttığı gösterilmiş. Yine de mamografi öncesi hormon tedavisine kısa süreli ara verilmesini destekleyecek kanıt olmadığı belirtilmiş.
http://www.annals.org/cgi/content/abstract/150/11/752
|
- Yaş, Nöropatoloji ve Demans; NEJM, 28 Mayıs 2009
"Yaş, Nöropatoloji ve Demans" New England Journal of Medicine, 28 Mayıs 2009 (Age, Neuropathology, and Dementia, George M.Sava ve ark.)
Alzheimer hastalığı ile ilgili araştırmalar çoğunlukla genç yaşlılar üzerine odaklanmıştır, bununla birlikte daha yaşlıları içeren çalışmalarda demans ile Alzhemier hastalığının patolojik bulguları arasında zayıf bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada öldüklerinde 69-103 yaşlarında olan 456 vakanın beyin dokusu histopatolojik olarak değerlendirilmiş. Orta ve ağır düzeyde Alzhemier tipi patolojik değişikliklerin prevalansı hesaplanmış ve demansı olanlar ile olmayanlar arasındaki farkın artan yaşla beraber azaldığı görülmüş. Neokortikal nöritik plaklarla demans arasındaki ilişki, 75 yaş için güçlüyken (odds oranı, 8.63; 95% güven aralığı [CI], 3.81 - 19.60), 95 yaşındaki vakalarda bu ilişki azalmış (odds oranı 2.48;%95 güven aralığı[CI], 0.92-4.14). Artan yaşla beraber tüm beyin alanlarındaki patolojik değişiklikler ile Alzhemier hastalığı ve demans arasındaki ilişkinin zayıfladığı görülmüş. Buna karşılık, neokortikal serebral atrofinin demansla ilişkisi ileri yaşlarda da devam etmiş: 75 yaş için odds oranı 5.11(%95 CI, 1,94-13,46) iken 95 yaşta odds oranı 6.10 (%95 CI, 2.80-13.28) bulunmuş. Sonuç olarak; Alzhemier hastalığının histopatolojik özellikleri ve demans arasındaki ilişki ileri yaştaki yaşlılarda zayıflarken, bu grup hastalarda serebral atrofinin demansı olan kohortu olmayanlardan ayırabileceği gösterilmiş. Yaşlı hastalarda demans değerlendirilirken yaşın da dikkate alınması gerektiği belirtilmiş.
http://www.annals.org/cgi/content/abstract/150/11/752
|
- Displazili Barret Özefagus için Radyofrekans Ablasyon; NEJM, 28 Mayıs 2009
"Displazili Barret Özefagus için Radyofrekans Ablasyon" NEJM, 28 Mayıs 2009 (Radiofrequency Ablation in Barrett's Esophagus with Dysplasia, Nicholas J. Shaheen ve ark.) Baret özefagusu özefagusun intestinal metaplazisidir ve özefagusta artmış adenokarsinom ile ilişkilidir. Bu çalışmada endoskopik radyofrekans ablasyonun displastik Barret özefagusunu eradike ederek neoplastik progresyonu azaltıp azaltmayacağı değerlendirilmiş. Bu amaçla displastik Barret özefagusu olan 127 hasta randomize olarak iki gruba ayrılmış, bir gruba radyofrekans ablasyon (ablasyon grubu), diğer gruba taklit işlem (kontrol grup) yapılmış. Randomizasyon displazi derecesi ve Barett’s özefagus uzunluğuna göre tabakalandırılmış. Primer sonlanım noktası 12. ayda displazinin ve intestinal metaplazinin tam eradikasyonu olarak belirlenmiş. Sonuçta, düşük dereceli displazisi olan hastalarda ablasyon grubunun %90.5’inde displazinin tam eradikasyonu sağlanmış, kontrol grubunda bu oran %22.7 imiş (p< 0,001). Yüksek dereceli displazisi olan hastalalarda, kontrol grubunun %19’unda , ablasyon grubunun %81’inde tam eradikasyon sağlanmış (p< 0 ,001). Ayrıca ablasyon grubundaki hastalarda daha az progresyon ve daha az kanser saptanmış. Ablasyon grubunda bir hastada üst gastrointestinal kanama ve beş hastada (%6) özefajial striktür gelişmiş. Sonuç olarak; displastik Barret özefagusu olan hastalarda, radyofrekans ablasyonu ile hem displazi hem de intestinal metaplazinin yüksek oranda eradike edildiği ve hastalık progresyon riskinin azaldığı gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/360/22/2277
|
- Tip 2 Diyabet Öngörüsüne Yardımcı Yeni Bir Yöntem: Genotip Skorlaması; NEJM, 20 Kasım 2008
"Tip 2 Diyabet Öngörüsüne Yardımcı Yeni Bir Yöntem: Genotip Skorlaması" NEJM, 20 Kasım 2008 (Genotype Score in Addition to Common Risk Factors for Prediction of Type 2 Diabetes, James B. Meigs ve ark.)
Tip 2 diyabetin çok sayıda genetik loküs ile ilişkisi gösterilmiştir. Ancak genetik analizler henüz rutin klinik pratiğimizde yer almamaktadır. Bu çalışmada, tip 2 DM öngörüsünde bilinen genetik loküslerin fenotipik risk faktörlerine üstünlüğü araştırılmış. Bu amaçla Framingham Offspring çalışmasındaki 2377 bireyde, diyabet ile ilişkili 18 loküste tek nükleotid polimorfizmleri (TNP) genotiplendirilmiş ve riskli allel sayısına göre bir genotip skorlaması oluşturulmuş. 28 yıllık takip süresince 255 yeni diyabet vakası ortaya çıkmış. Bu vakalar için genotip skorlaması tek başına kullanıldığında ya da diğer iyi bilinen fenotipik risk faktörleri ile birlikte kullanıldığında acaba daha iyi tip 2 diyabet öngörüsü sağlanabilir mi sorusunun cevabını aramak üzere istatiksel analizler yapılmış. Sonuç olarak, araştırmaya dahil edilen 18 risk aleline dayanan genotip skorlaması ile yeni tanı diyabet olgularının öngörülmesinin mümkün olduğu ancak genotip skorlamasının fenotipik risk faktörlerine göre istatiksel olarak anlamlı olmayan az miktarda öngörü avantajı sağladığı bulunmuş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/359/21/2208
|
- Tip 2 Diyabetli Hastalarda Kandesartan ve Retinopati ; The Lancet, 18 Ekim 2008
"Tip 2 Diyabetli Hastalarda Kandesartan ve Retinopati" The Lancet, 18 Ekim 2008 (Effect of candesartan on progression and regression of retinopathy in type 2 diabetes (DIRECT-Protect 2): a randomised placebo-controlled trial, Anne Katrin Sjølie ve ar.)
Diyabetik retinopati erişkinlerde görme kaybının en önemli nedenidir. Bu çalışmada kandesartanın retinopati progresyonunu yavaşlatmaya etkisi ve ikincil olarak regresyona katkısı araştırılmış. Tüm dünyada 309 merkez araştırmaya dahil edilmiş. Hafif-orta şiddetli retinopatisi olan ve normoalbuminürik, normotansif veya tedavi altındaki hipertansif hastalar iki benzer gruba ayrılmış. Bir gruba 16 mg kandesartan, diğerine plasebo ile tedavi verilmiş. Birinci ayın sonunda kandesartan dozu günde tek doz 32 mg'a çıkılmış. Retinopati progresyonunun durdurulması birincil sonlanım noktası olarak belirlenirken, regresyon görülmesi ikincil sonlanım noktası olarak belirlenmiş. Yaşları 37-75 arasında değişen toplam 1905 hastadan kandesartan kolundaki 161 hastada (%17) retinopatide ilerleme gözlenmiş. Bu oran plasebo grubunda 182 hasta (%19) olarak belirtilmiş. Kandesartan kolundaki progresyon azalması plasebo ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamamış. Ancak tedavi ile regresyon oranı %34 artmış (p=0.0009) ve araştırmanın sonunda kandesartan grubunda retinopatinin daha hafif seyrettiği görülmüş. Araştırıcılar hafif-orta şiddette retinopatisi olan tip 2 diyabetli hastalarda kandesartanın retinopatiyi düzeltebileceği sonucuna varmışlar.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608614117/abstract
|
|
|
|